Just Do It

Dünyanın en tanınan logosunu 35$'a yapar mısın?



Nike'ın kurucusu Phil Knight 1971 yılında firmasına ek gelir olması için -ki düşünün kendi kendine zor yeten bir firma imiş o zamanlar (Adı da o zamanlar Blue Ribbon Sports)- Portland Üniversitesi'nde muhasebe dersi vermekte iken tanıştığı grafik tasarım öğrencisi Carolyn Davidson'a, kısa bir süre sonra firması için Japonya'dan gelecek ziyaretçilerine gösterebilmek üzere kendisine bir logo üretimesini ister. Ve Carolyn çok kısa bir sürede aralarında Nike'ın ünlü, hareketi, dinamizmi ve akıcılığı çağrıştıran, "Swoosh" adı verilen logosu da bulunan çalışmalar üretmiş.


Üniversiteden mezun olduktan sonra Carolyn Davidson Nike için ilanlar, broşürler, posterler, kataloglar tasarlamaya başlar. Fakat Nike'ın hızla büyümesi nedeniyle tek kişilik bir tasarım firmaya yetmez ve bir reklam ajansı ile anlaşır. Böylece Carolyn Davidson'un Nike ile ilişkisi kalmaz. Fakat 1983 yılında Carolyn Davidson bir telefon alır. Phil Knight onu bir öğle yemeğine davet eder. Yemekte Carolyn'i süprizler beklemektedir. "Swoosh"lu bir elmas yüzük, bir sertifika ve açıklanmayan oranda Nike hissesi. Bu Nike tarafından anlatılan bir hikaye. Ne kadarı doğrudur bilinmez. Ama gördüğünüz gibi markanın tabanını ve sağlam tarihini bu ilginç hikaye ile desteklemek gayet mantıklı. Varsın sahte olsun hikaye. Ne farkeder ki? Bakın yine de dillerimizde. Amaç da bu değil miydi?

anafikir.com , Selim Yörük, habere katkılarınızdan dolayı teşekkürlerimi sunuyorum.
kaynak: http://www.anafikir.com/goster.asp?t=858

Interbrand'e Göre Google Apple'ı Geçti!


Dünya çapında 99 ülkeden 2500 Brandchannel okuyucusuna göre Google global olarak artık Apple'dan daha etkili bir marka. Geçen yıl Google'ın önünde birinci olan Apple bu yıl, Kuzey Amerika kıtasında liderliğini sürdürürken dünya liderliğini Google'a bıraktı. Geçen sene global sıralamadan 5. olan Al Jazeera listeden çıkarken Skype 3. sıradan listeye girdi.


Haberin devamı için tıklayınız.

Disney, Zararlı Yiyecek Markalarıyla Anlaşmalarına Son Verdi


Walt Disney, içinde fazla tuz, şeker ve yağ olan, ‘junk food’ denilen zararlı yiyeceklerle yaptığı anlaşmaları sona erdirdi. McDonald’s, Kellogg’s gibi büyük markaların ambalajlarında ya da reklamlarında yer verilen Mickey Mouse, Winnie the Pooh gibi ünlü Disney karakterlerini bir daha bu tip zararlı ürünlerle yan yana görmeyeceğiz. Şirketin yaptığı açıklamaya göre, Disney markası ve karakterleri artık doğrudan çocuklarla ilgili ve kalori, yağ, şeker, doymuş yağ oranı sınırlı olan ürünlerle anlaşma yapacak. Alınan yeni karar doğrultusunda, Disney McDonald’s firmasıyla Happy Meal reklamları ileilgili yaptığı 10 yıllık 1 milyon poundluk anlaşmayı da bitirmiş oldu. Ayrıca şirketin Kellog’s firmasının turta ve şekerli tahıl ürünleri de artık Disnwy karakterlerini kullanamayacak. Bu uygulama Disney’in, içinde fast-food restoranların olduğu parkları için de geçerli olacak. Disney parklarındaki restoranların mönüsünde burger, patates kızartması gibi yağlı, şekerli ve tuzlu yiyecekler yer almayacak.



Disney, aldıkları bu kararın fast-food şirketlerine karşı değil, sadece onların bazı ürünlerine karşı olduğunu belirtti. Disney karakterleri sağlık kurallarına uyan ürünlerde kullanılmaya devam edecek, yakın zamanda Disney karakterlerinin, çocuk sağlığı uzmanlarının verdiği bir panelde kullanılmasına izin verilmişti. Disney’in başkanı ve genel müdürü Robert Iger, Disney karakterlerinin marketlerde ve restoranlarda sadece ailelerin çocuklarına yedirmekten çekinmeyeceği, sağlık açısından şüpheye düşmeyecekleri ürünlerle yan yana görüleceğini belirtti. Ancak Disney’in Disney Channel, Toon Disney ve ABC Kids gibi TV kanallarındaki zararlı yiyecek reklamlarının kaldırılmasıyla ilgili bir açıklama yapılmadı.

kaynak:http://www.marketingturkiye.com/Haberler/Detay/?no=6681

Adidas: “Reebok bir hataydı”

Bilindiği gibi Adidas, 2005 yılında Reebok markasını 3.8 milyar dolara satın aldı ve bu yıl 7 milyon dolarlık bir bütçeyi markayı desteklemek için harcadı Adage’de yer alan habere göre Adidas, bu satın almanın bir hata olduğunu itiraf etti. Reebok’un satışları, Adidas’ın şirketi 2005 yazında satın almasından bu yana yüzde 14 oranında düştü. Adidas, satın almanın kendisine verdiği zararı onarabilmek için en az 63 milyon doları 2007 yılında Reebok markasına yatırmayı planlıyor, ki bu miktar Adidas’ın bu yıl harcadığından en az 50 milyon dolar daha fazla. Şirketin Genel Müdürü Herber Hainer, Reebok’un satın alma maliyetine dayanarak şirketin 2007 kâr tahmini düşürdü. Mr. Hainer bir konferansta, Adidas’ın kârının gelecek yıl yüzde 15 artacağını belirtti ki bu rakam daha önceki yüzde 20 tahmininin altında. “Reebok için çok çalışmak lazım” diyen Hainer, ilk hedeflerinin gelecek yıl Reebok’a ek 63 milyon dolar yatırarak markayı güçlendirmek olduğunu söyledi. TNS Media Intelligence’ın verilerine göre Adidas, ölçülebilir mecrada Reebok için yılın ilk altı ayında sadece 7 milyon dolar harcadı.


kaynak:http://www.marketingturkiye.com/Haberler/Detay/?no=6790

"Ürün" - "Marka" - "Sevgi" Üçlüsü...


Uzun süredir vardığım kanı şu; Markanın tercih edilebilirliği en çok reklamlar ile artar. Öyle olmasaydı zaten, dünyanın en büyük ve değerli markası olan Coca-Cola, reklamlarda bu kadar yer almazdı. Son dört yıldır üst üste Dünyanın En değerli Markası olan Coca-Cola, halen tv de en çok reklamları yayınlanan marka da ayrıca.

İçinde bulunduğumuz yüzyıl içerisinde, insanlar artık gereksinimlerini duyguları ile birleştirip ürünler arasındaki tercihlerini bu yönde yapıyorlar. Binlerce ürün arasında tüketici, kendine duygu olarak en yakın hissettiğine yöneliyor. Artık gerçekten markalar ve tüketiciler arasında bir sevgi bağı var. İşte tam bu noktada, [Brand Box] ın yaptığı bir sunumdaki sözü aklıma geliyor; "Coca-Cola da bir içecek, Pepsi de. Ama ben Coca-Cola dan başka bir cola içemem. Çünkü Coca-Cola yı seviyorum." Bende çok seviyorum Coca-Cola içmeyi. Bir restoranta gittiğimde isteğim yemeğimin yanında asitli bir içecek içmek değil Coca-Cola içmek. Coca-Cola yoksa başka bir marka içmem. Bir başkası da Pepsi içer, bir başkası da dini düşünceleri yada milliyetçi duygularından dolayı Amerikan ürünlerini veya yabancı markaları tercih etmez. Tercih etmeme nedeni ne? Sevmiyor çünkü o markaları! O zaman şunu diyebilir miyiz?
-----------
"Ürüne Ruhunu Veren Marka dır ve ruhlarını bulan bu ürünler kendilerini tüketiciye reklamlar ile sevdirirler."
-----------

İşte tam bunları düşünürken bir reklam dikkatimi çekti. Sektörel bir marka. Braun. Ve yeni ürünündeki sloganı;
"Braun, Yemekleri Sanata Dönüştürür".

Çok basarılı bir reklam. Ürünler ne kadar küçük ve az seçilebilir. Tüketicinin duygularına hitap ön planda. Bana kendini sevdirmeyi başardı bu marka.

Dünyanın Tescil Edilen İlk Uluslar Arası Markası...


Philippe Suchard, İsviçrenin Neuchatel şehrinde 1825 yılında bir şekerleme dükkânı açtı. Küçük Serriére River da, bir yıl sonra çikolata fabrika kurmuş ve bu fabrika kısa sürede hızla gelişmişti. Suchard, dünya sergilerinde, şekerleme işi üzerine ürünlerinin pazarlamasını yapan ilk şirketi. Dünyada ilk kez, 1876 da, İsviçre Dağlarında inşa edilen bir dağ evi, tam olarak yerinden sökülerek, Paris de ziyaretçilerine ürünlerini göstermek için yeniden yapılandırıldı. Suchardsların damadı Carl Russ-Suchard, 19. yy ın sonlarına doğru şirket yönetiminin başına gelince, Bludenz, Austria; Lorrach, Germany; ve Strasbourg, Fransa da aştığı iş yerleri ile şirketin geniş bir market sahasına sahip olmasını sağladı. Ve 1883 de Suchardsların fabrikası, toplam İsviçre Ülkesi üretiminin yarısını elinde bulunduran, İsviçrenin en büyük çıkolata üreten fabrikası haline geldi.
Tüm bu gelişmelerden sonra, Suchard 1893 yılında, Dünya da ilk uluslar arası marka tescilini alan kişi oldu. Fakat bu marka, 10 yıl sonra yenilenmediği için ölü markalar arasında da ilk yer alan marka haline geldi. Bu nedenle maalesef markanın adının ne olduğu tespit edilemiyor.

Kuruluşundan tam 76 yıl sonra, firma devrim yaratan bir fikirle süt ve çikolatanın karışımından oluşan ve “Sütlü Çikolata olarak bilinen” çikolata üretimine başladılar. Suchard şirketinin ilk uzmanlık alanlarının özel ürünü olan bu "Sütlü Çikolata"nın Adı “MILKA” oldu. Ayrıca, “MILKA” Suchard şirketinin, Art Nouveau Movement’ in etkileri ile mor paket tasarımı ve Alplerin Dağ manzarası ile pazarlanan ilk ürünüydü. Bu güne kadar kullanılan bu mor renk tüketici tarafından başka hiçbir ürün ile ilişkilendirilmedi ve bu renk tercihi Milka ya büyük bir ilgi ve ayrıcalık getirdi. Bugün, mor Milka İneği, Almanya da ilkokul çocuklarına bir çiflik manzarı çizilmesi söylendiğinde, tüm ineklerin mor olarak boyanmasına neden olan, mor ve inek temasının iç içe geçmesine neden olan bir popüler kültür haline gelmiştir.
İşte bu başarılı firma, zaman içerisinde KRAFT FOODS firmasınında temellerini atmış oldu. Kendi uzmanlık alanından gelen şekerleme ve çikolata ürünleri üzerinde Türkiye' de de en çok tercih edilen markalar arasından kendine bir yer edinen KRAFT FOODS, maalesef patetes cipsleri ve tahıldan elde edilen hububatlarda istedikleri başarıyı, belkide pazarın büyük bir kısmını elinde tutan en büyük rakibi "FRITO LAY" den dolayı, yakalayamadılar. Çünkü rakiplerinin asıl uzmanlık alanı cipsler ve gerçekten bu işte çok başarılılar. Ama çalıştığım en büyük müşterim olduğundan biliyorum, KRAFT FOODS' un bu işte de büyük çalışmaları var ve en kısa zamanda "Patates cipsleri, patates kızartmaları, Hububat (tahıl) ve undan mamül çerezler" alanında da tercih edilebilirlik çıtasını en üst seyiye ye taşıyacaklarına eminim.
Kaynak : http://www.kraft.com/100/founders/PSuchard.html

Aslolan etkili olmaktır, ilginç olmak değil


Uzun zamandır Avea ilk kez sevimli, bir o kadar da etkili bir reklam filmi çekmiş.

Acun doğru tercih (seyahat, uzaklar vs). Reklamlarda rol alanların seçimi de çok doğru (Iğdırlı Amca, Muğlalı Hanımlar, Bolulu aşçılar)...Yalın ve etkili. Kilit mesaj çok rahatlıkla yerine ulaşıyor: 'Kapsama alanımız geniştir. Her yerde çeker... 'Bana sorarsanız 'Gibigibiler' kampanyasından daha da başarılı.




Darısı Telsim'in başına. Şu 'Ver coşkuyu kolonlara' da benzer talihsiz bir iş. Herkesin aklında; dilinde. Ama bir sorun etrafınıza: 'Şu 'ver coşkuyu kolonlara' hangi markanın reklamıydı?' Bakın ne yanıtlar alacaksınız. Çok şaşacaksınız...

Kıssadan hisse: İlginç olan her zaman doğru değildir. Bazen sıradan ve yalın işlerle çok daha çarpıcı sonuçlar elde edebilirsiniz...

kaynak

Ver Parayı Al Markayı


Ünlülere Bir Haller Oluyor!
Geçenlerde Akşam Gazetesinde okuduğum bir haber aklıma takıldı. Ünlülerin markalaşma çabalarını güzel bir dille ele almışlar.
Haberi okumak ve hayrete düşmemek elde değil biraz güldüren bir haber aslında ama ağlanacak halimize (?). Haberin başlığı şu şekilde ; "521 YTL'yi veren herkes marka olamaz!". Anlamadım gitti, bu insanlar markanın ne demek olduğunu neden anlamak istemiyorlar. Yani marka olmak Türk Patent Enstitüsü tarafından kenarı kırmızı kurdaleli bir belge almakmıdır sadece. Ne ala; Bastır parayı, al markayı(!). Bu alanda hizmet veren insanlar heryerde seminerler düzenlemek için canla başla çalışırken, marka yaratmak ve marka olmak stratejilerini insanlara benimsetmek için kendilerini parçalarken, bizim ünlülerimiz sağolsunlar, paparazilerde, orda burda, birbirleri ile dalaşıp etrafa taş atmaktan hiçbirşeyi öğrendikleri yok maşallah. Ama sorun bu değil aslında. Varsın onlar marka müracaatı yapsınlar, belgelerini bir güzel alsınlar. Peki neden biz millet olarak bu insanlara bir tepki ver(e)miyoruz. Onları neden çok önemli insanlar gibi hissetmelerini sağlayacak davranışlarda bulunuyoruz. Ajdarı bile televizyonlara çıkarıp, alkışlayan bizim ellerimiz değil mi?.
Konuya güzel bir bakış açısı getiren kişi de Şahin Tekgündüz. Sn. Tekgündüz, yazısında konudan şu şekilde bahsediyor;
"Eskiden marka mı vardı? Ülkeler, uluslar, toplumlar markalarıyla mı tanınırdı, adlarını tarihe markalarıyla mı yazdırırlardı? Aristolar, Eflatunlar, Arşimetler, Nevtonlar, sofoklesler birer marka mıydı? Daha yakınlara gelelim. Konfiçyus, İskender, Alpaslan, İbni Sina, Mevlana, Yunus Emre, Yıldırım Bayezit, Fatih Sultan Mehmet, de Gaulle, Churchill, Nedim, Nasreddin Hoca, Gandhi, Bertrand Russel, Kennedy, Karl Marks, Lenin birer marka mıydı? Doğrusu şimdi bakıyorum da, vahşi kapitalizmi yaşayamamış eski toplumların yaşamlarını markasız ve tatsız tussuz geçirmiş olduklarını görünce üzülüyorum, içim sızlıyor. İşin acınacak yanı ise, saydığım ve sayamadığım pek çok ünlünün o yıllarda birer marka olduğunu anlayamadan göçüp gitmeleri. Yazık olmuş, zavallılar marka olduklarını kavrayamadan, kavrasalar bile kanıtlamaya fırsat bulamadan ünlü olarak kalıvermişler tarihin derinliklerinde. Oysa kendilerine bir marka değeri biçip de o dönemin yetkelerine adlarını kaydettirip köşeleri dönselerdi ya. Gerçekten yazık olmuş yazık... Dünya tarihinin zavallı ünlüleri..."
Bu güzel yazı için kendilerine teşekkürlerimi sunuyorum.
Ve gelelim Akşam gazetesinde yer alan konunun detayına;
"521 YTL'yi veren herkes marka olamaz"
Yine şöhretle marka birbirine girmiş. Yine iki dilekçe verip, 'Ben markayım!' diyen herkesin marka olduğu algısını yaratmaya, başta gençler olmak üzere insanları ve iş dünyasını yanıltmaya yönelik habercilik...
Dün büyük gazetelerimizden en azından üçünde iç içe verilmiş iki haber vardı. Biri bizdeki bireysel marka (!) durumu ile ilgili. Başlık şöyleydi: '521 YTL veren herkes marka olabilir!..' Diğeri, dünyadan çekip gittikten sonra hala isimleri üzerinden para kazanılan dünyaca ünlü starlarla ilgiliydi.Gazete haberine göre marka tescili almış olanlar kimmiş? Hülya Avşar, Gülben Ergen, İbrahim Tatlıses, Özcan Deniz, Mahsun Kırmızıgül, Yılmaz Erdoğan, Kenan Doğulu, Cem Yılmaz, Mustafa Sandal... Şimdi bunlar marka ise ben de tramvayım... Aralarında Sezen Aksu yok. Marka olmaya en yakın namzet o da onun için herhalde...Marka, kapitalizmin en sofistike, en karmaşık ürünüdür... Soyut bir değer yaratıp onu ticarete, paraya tahvil etme meselesidir. Yani ikinci haberdeki, öldükten sonra bile tedavülde kalmaya devam eden Elvis Presley, Marilyn Monroe, Kurt Cobain, John Lennon, Albert Einstein gibi markalarla kapitalist sistemin yapmayı başardığı ciddi bir 'iş' süreci...'Türkiye'de şöhret var, marka yok!' diye iddia ederken, karşı çıktığım tam da bu başlıkların arkasında gizlenmiş olan ucuzcu anlayıştı. Düşünün bir kere. Yukarıda bizim isimlerden sizce hangisi -Allah gecinden versin- vefatından sonra da bir marka olarak kapitalist sistem içinde bir değer ifade edecektir?.. Şimdi sorun kendinize, iki dilekçe verip, 521 YTL harç yatırdın mı, marka olur musun?.. Ya da 'Ben markayım!' deyince... İşin traji-komik yanı, sadece gazetelerimizin öyle yazmaması... Şöhretlerimizin de bu saçmalığa inanmaları... İnanınca gerçekten marka olmak için gerekli olan o karmaşık, yönetsel araçlara, kadrolara ihtiyaç duyulan ve strateji, yatırım gerektiren yolu akıllarından bile geçirmiyorlar. Onun için de bu ucuzculukla ne Türkiye markası gelişiyor, ne de Türkiye'den çıkma şansı olan marka adayları...Haberdeki en komik öğe ise Türk Patent Enstitüsü Başkanı Yusuf Balcı'nın açıklaması. Balcı, Türkiye'nin bu yıl 70 bin başvuruyla Avrupa'nın ilk üçü arasında yer alacağını söylemiş. Sonra da eklemiş: 'Gelecek yıl Avrupa birincisi olmayı hedefliyoruz!' Sayın Başkana göre Avrupa'nın en çok marka çıkaran ülkesi olmamız an meselesi... Şaka gibi... Türkiye'nin uluslararası güçte markalarının bulunmadığı hususunda tüm uzmanların birleştiği bir dönemde bu haberlere gülmek mi, ağlamak mı lazım, bilemedim...
kaynak : http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=56628,10,152

Güç Bizde Artık

Türkiye de Marka Patent Tasarım tescilleri üzerine sürekli ivme kazanan bir gelişme gözlenmekte. 3 yıl önce Marka Uzmanlığı olarak Türkiye nin önde gelen firmasında göreve başladığım zamanlarda çoğu firma Marka Patent Danışmanı arkadaşlara, kapı kapı dolaşıp kitap, su arıtıcısı, tencere satan satıcılar gözü ile bakıyordu. Nasıl olsa işlerimiz yürüyor bir problem yaşanmıyor mantığı ile iş verenler bu konuya pek sıcak bakmıyorlardı. Her hangi bir ürünü tescillemek isteyen firmalar bile işin detayını pek bilmeden "Markamızı Patentleyin ozaman" diyorlardı. Kaldı ki, Patent teknolojiye bilinen yüzünden farklı olarak bir yenilik getirilmesi ve bunun resmileştirilerek buluş sahibine verilen bir belgeydi. Yani işin kendi değil, asıl işin bir alt koluydu. Ve bu tescilleme işlemleri ile, müşteriler aslında ürünü kendilerinin üretme hakkını değil, ürettiği ürünü başkasına kullandırmama hakkı olduğunu bilmiyorlardı. Peki sizce bu hak mı? Bence evet bu hak ama haktan da öte büyük bir GÜÇ. Ve evet, zaman He-Man gibi kılıçımızı çekip "Güç Bizde Artık!" diye bağırma zamanıdır.

Çok değil arkadaşlar ben sadece 3 yıl öncesinden bahsediyorum ve gördüğüm gelişmeler beni inanın çok sevindiriyor. Çünkü biz 3 yılda, ülke olarak çok fazla gelişmeler gösterdik. Nasıl mı? WIPO (Dünya Fikri Mülkiyet Hakları Örgütü) her yıl, dünyanın çeşitli ülkelerinde konferanslar düzenliyor ve 2006 yılında 128. konferansı Canada' da yaklaşık 7000 kişinin katılımı ile gerçekleştirdi. Bu yıllık konferansda, elde edilen verilere göre; Türkiye, yaptığı 788 uluslar arası marka başvurusu ile (%2.35'lik bir payla) önceki yıla göre %33'lük bir büyüme kaydetti ve Madrid Sistemi içerisinde 14. sırada yer aldı. En çok seçilen ülkeler arasında 8599 başvuru ile 8. sırada. Bu da Türkiye’ye yapılan marka müracaatlarında 2004 yılına göre %38'lik bir artış olduğunu gösteriyor. Merak edenler için yazmak istiyorum "Tüm dünyada Madrid Sistemi ile en çok uluslararası marka müracaatı yapılan ülke Çin oldu".

Görüldü üzere dönen rakamlar çok küçük ama gelişme grafi olarak göz ardı edilemez derecede. Daha da fazlası ile; Avrupa ülkelerinde yıllık marka müracaatı sayısı 65 bin. Türkiyede ise sayı Avrupa ya yaklaşarak geçen yıl 59 bin oldu. Bu rakam on yıl önce sadece 19 bindi. Anlaşıldığı üzere ivmeler fena değil. Ama şimdi affınıza sığınarak düşünmeden de edemiyorum. Büyümelere rakamsal olarak bakıldığın da toz pembe görünen bu durum, bakış açısını değiştirince ümitsiz bir hal de alabiliyor. Benim bakış açımı değiştiren soru, ülkemizde gerçekleşen bu artışlar ticaretimizin gelişiminden, ülkemizin iş yapabilme kalitesinin artışından mı, yoksa Taklitçiliğin adeta Sanata dönüşmesinden mi?. Eş zamanlı olarak taklitçilik arttıkça, ürünlerin korunma ve tescillenme isteğide daha fazla artacak ve sizlere yukarıda bahsettiğim sayılara yansıyacak.

Şeytan Marka Giyer...

İş yerindeyim ve motivem yavaş, yavaş azalıyor. Dahili telefonum çaldı. Karşıdaki ses; "Sana bir link göndereceğim bloguna koy muhakkak" dedi. Çiçeği burnunda taze blogcularız , her şeyden haber yaratmaya çalışıyoruz. Durum böyle olunca bir heves atladım hemen. Baktım isim güzel konuda iyiyse dedim neden olmasın. Her alanda olduğu gibi, Moda sektöründe de markalaşmak çok büyük önem taşıyor. Tasarımcıların ürünlerini moda arenasından tanıtmaları zaten kaçınılmaz. Yalnız bu tanıtım çabaları, milyonlarca dolar gerektiren, moda dergilerinden tv kanallarına kadar uzanan piar çalışması anlamına geliyor. Tüm bu çalışmalar ise sadece ve sadece tüketicinin gözünde sahip oldukları MARKA DEĞERLERİNİN büyüklüğü ile piyasada yer ediniyor. Yves Saint Laurent’ in CEO luğunu yapmış, Issey Miyake gibi bir dizi ünlü markanın yaratılmasına önayak olmuş marka sihirbazı olarak tanınan “Didier Grumbach” “Marka yaratmak zor mu?” diye sorulan bir soruya şöyle cevap veriyor. "Modada yeni bir marka yaratmak tabii zor. En az 20 yıl gerekiyor. Marka için yetenekli bir tasarımcı mutlaka olmalı ama ondan da önemlisi çok iyi bir marka yöneticisine ihtiyacınız var. Yöneticinin yönetici kabiliyeti iyi değilse bu iş asla değer kazanamaz."
Bu hafta vizyona giren ve Türkiye’ deki adı ise “ŞEYTAN MARKA GİYER” gitmeye değer bir film midir bilemiyorum ama sitesi fena değil. Yapacak bir şeyi olmayıp tv karşısında zaman öldürmektense bu filme gidilebilir düşüncesindeyim. Gitmek isteyenlere şimdiden iyi seyirler.

İtalyan PRADA, taklit Prasanın peşinde!

Haberin başlığını okuyunca, "Allahım yine taklit konusunda Türk aklıyla neler yaptık acaba?"demekten kendimi alıkoyamadım. Ama haberin detayını okuyunca pek de suçumuz olmadığını anladım. Ama ne yapıyım şanımız yürümüş gitmiş bir kere taklit konusunda. Haberin devamı şu şekilde;

Taklit ürünlere savaş açan dünyanın en ünlü tekstil markalarından Prada’nın karşısına şimdi de Türkiye çıktı.

1.3 milyar euro cirolu İtalyan şirket, bir tekstil firması tarafından yapılan “Prasa” marka başvurusuna tescil kararına karşı Ankara Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi’ne dava açtı. Dava sonucunda Prada ve Prasa ibarelerinin esas unsur, fonetik ve biçimsellik nedeniyle aynı olması, söz konusu ürün gruplarının aynı ve benzer türden olduğu kararına varıldığı belirtildi. Vekil firma tarafından yapılan açıklamada, mahkemede, markaların karıştırılacağı ve ayrıca Prada markasının bir dünya markası olması nedeniyle, başvuru sahibinin tanınmış markanın itibarından haksız biçimde yararlanma amacında olduğu kararına varıldığı, bu nedenle Prasa markasının, temyiz yolu açık olmak üzere iptal edildiği kaydedildi. (kaynak vatan gazetesi)

Şimdi elin İtalyanı nerden bilsin prasanın yenecek birşey olduğunu. Daha da ilginci Prasa gibi bir ibareyi neden bir firma giyim alanında tescil ettirmek istesin. Şonucta bir marka müracatı yapılmadan önce, ilgili alanda önceden yapılan müracaatları incelemek üzere bir marka araştırma yapılır ve araştırmanın olumlu çıkmasının akabindede marka müracaat işlemi gerçekleşir. Şimdi muhtemelen Prasa markasını müracaat eden firma, müracaat öncesi böyle bir araştırma yapmadı ki aslında çok düşük bir olasılık. Çünkü firmalar kendileri nekadar araştırma yapmasalar bile vekiller müşterilerine mutlak suret ile araştırma yapılmasını öneriyorlar. Önceden olsa bu konuda şüphe duyardım ama Fikri Mülkiyet Hakları alanında son yıllarda oluşan gelişmelerden sonra buna eminimki Türk müşterinin vekili bunun araştırmasını yaptı. Ve bundan sonrada izlenilen stratejiyi anlamak çok da zor değil; Modanın ve İtalya nın Dev Markası "PRADA" ile aynı haberde yer almak! Nasıl ses getirici bir strateji değil mi?!

Buna Ancak Kalplerde Lider Olan Bir Marka Cesaret Edebilir...

Yıllardır bira dendiğinde tüketicinin aklına Efes gelir. Bira kullanıcıları arasında yapılan araştırmalar, tüketicinin, neredeyse ikon haline gelmiş kahverengi camdan boynu boğumlu özel şişeyi gördüğünde etiketini görmese bile rahatlıkla "Hah! Efes Pilsen!" dediğini ortaya koyuyor. Efes Pazarlama Ekibi, bu bilgiden yola çıkarak Efes Pilsen için gençlere yakın duran bir imaj kampanyası yapmayı planlamış. Lowe Tanıtım, Efes Pilsen Kahverengi Şişe, nam-ı diğer "tombul şişe.."den yola çıkmış. Şişenin ikon pozisyonunun altını izerek imajını güçlendirmeyi hedeflemiş.
Kampanya için iki tip ilan hazırlanarak hem kadın hem erkek tüketiciye ulaşmak amaçlanmış. Efes
yazısının görülmediği, ancak marka dünyasının kolaylıkla algıladığı bu reklam hoşuma gitti. 37 yıllık geçmişi ile bir AŞK MARKASI haline gelmeyi başarmış Efes'i, cesurca tüketicisine güvenerek hazırladığı bu kampanya için kutlamak lazım.

Ama reklamın eleştirilecek bir yanı var. Reklamı evet beyendim ama keşke o kenardaki yazılar olmasaydı. Sanki afişe alt yazı yapılmış gibi. Afiş, gerçekten bu markanın, markalaşma yolundaki 37 yıllık serüvenini iyi ifade ediyor.Bıraksalardı da o kenardaki yazıları tüketici gönlüne göre doldursaydı.

Yazıyı okuyamayanlar için;
Bira denince herkezin aklına ilk o geliyor
Herkez tarafından en çok o seviliyor
Hangimiz o meşhur, kahverengi şişeden
buz gibi bir bira içip de "Ohh!" demedik ki?
Yani, adıyla, tadıyla bira; bizim biramız.

Yazık olmuş. Çok hoş bir reklamın o mükemmel büyüsünü bozmuşlar bu gereksiz metin ile. Ama şu var ki; Strateji mükemmel! Tüketiciye güven duydukları hissini veriyorlar. Hani sadece "siz bize değil bizde size güveniyoruz!" diyorlar.

Bu arada bu habere rastladığımda dayanamadım Efes Pilsen' in kendi sitesine girdim. Artı olarak güzel bir proje ile karşılaştım.
Efes Pilsen Maket ve Obje Yarışması...
"Kes yapıştır±r, katla sıkıştır!" sloganıyla Efes Pilsen, yakın geçmişte yeni bir tasarım yarışması düzenlemiş. Obje veya maketleri Efes keyfinden arta kalanları kullanarak yapmak gerekiyor. Bu projenin amacı, katılımcıların yaratıcı ruhunu ortaya çıkarmak. Türkiye nin en çok bilinen markası olan Efes Pilsen' in klasikleşen formlarından hareket ederek yaratıcı düşünceleri maketler ve objeler ile hayata geçirilmesini sağlamak. Ve şimdide karşınızda bu parlak projenin maket dalındaki birincisi - Efes Pilsen Konser Arabası : EFES PILSEN ŞENLİK ARABASI 2006